İlk Hikayenizi Yazın, Hemen Şimdi!

İlk öykünüzü yazmak sandığınız kadar zor değil; yeter ki beklentiyi gereğinden fazla yükseltmeyin!

Her yiğidin gönlünde bir aslan, her insanın gönlünde de bir yazar yatar. Ancak kalemi eline alan, klavyenin başına geçen çoğu kimsenin hikaye yazmaya başladığında yaptığı ilk yanlış, henüz ilk cümlesini bile yazmadığı öyküyü Ömer Seyfettin, H.P. Lovecraft, Ahmet Ümit ya da hikayenin diğer ustalarıyla kıyaslamaktır.

Bu yüzden kendi hikayesini yazmak isteyip, aklına Aziz Nesin ya da İhsan Oktay Anar gelince vazgeçenleri ben spor salonu çaylaklarına benzetiyorum. Hani fitness için gittiğiniz salona yeni biri başlar ve hocaya ilk söylediği şey şu olur: “Hocam Arnold kadar abartılı olmasın ya, Van Damme ya da Bruce Lee gibi olsa yeter…” Henüz hayatında bench press ile tanışmamış biri için biraz fazla iddialı değil mi sizce de?

Hikaye hazırlarken de durum böyle; kimse sizden bir sonraki Sabahattin Ali olmanızı ya da inanılmaz tesirli yazılar yazmanızı beklemiyor. En azından yolun başındayken kendinize bu kadar önemli misyonlar yüklemeyin. Bırakın, siz Edward Norton’ın Fight Club’daki hali gibi olun yeter.

İlk hikayenizi yazarken, öncelikli hedefiniz Türk edebiyatına yeni bir soluk getirmek olmamalı. Asıl amaç kendinizi tanımak! Yazdıkça, hikaye anlattıkça kendinizi tanıyacaksınız. Neleri anlatmayı seviyorsunuz, bir insanı tasvir ederken hangi özelliğinden başlarsınız, yılın hangi dönemleri sizi cezbediyor… Farkında olmadan bu sorulara yanıt bulacaksınız. Sizin hikayeniz ne hakkında olursa olsun, klişe bile olsa, onu anlatım biçiminiz sadece size özel olacak.

Daha da önemlisi izlediğiniz filmlere, dizilere, okuduğunuz kitaplara ve hatta oynadığınız oyunlara yepyeni bir gözle; yazarın, kurgulayanın, düşleyenin gözüyle bakmayı öğreneceksiniz.

Hazırsanız başlayalım!

Ne kadar karmaşık görünürse görünsün, her hikaye aslında tek bir cümleden ibarettir. Yazarların çoğu zaman tek yaptığı, bu cümlenin üstüne karakterler, olay örgüleri, yeni mekan ve zaman aralıkları ekleyerek anlatımı zenginleştirmektir.

İlk olarak size de böyle bir cümle lazım.

Ama bu cümle “Geçen yaz başımdan geçenler” ya da “liseli genç dünyayı kurtardı” gibi fiilsiz ya da muğlak, genel bir ifade olmamalı.

Burada size özgü, anlatmak istediğinizi toparlayan bir cümleden bahsediyorum. Tümünü sadeleştirdiğinizde, yani oluşturduğunuz karakterleri, anlatımınız boyunca yaşanacak gelişmeleri ve farklı zaman dilimlerinde yaşanan olayları törpülediğinizde, hikayenizden geriye bu cümle kalmalı.

Bu cümle başlı başına bir hikaye olmalı.

İşte ilk hikayeniz de bu olacak!

Bu ilk cümlenizde bir ana karakter, bir hedef doğrultusunda yola koyulmalı. Okuduğunuz kitapları, izlediğiniz filmleri şöyle düşünün. Wikipedia’ya girip herhangi bir kurgu eserle ilgili tanımlamayı okuduğunuzda, her öykünün tek bir cümleyle özetlenebildiğini görürsünüz. Akış inişli çıkışlı da olsa, tutkuyu, heyecanı ve yaşattığı diğer duyguları ayıkladığınızda düz bir cümle çıkar karşınıza.

Hikayedeki diğer tüm öğelerden daha önemli olan bu ilk adım; aynı zamanda yol boyunca size anlatımınızda eşlik edecek bir kılavuz olacaktır.

O nedenle bu adıma ekstra özen gösterin ve içinde bir karakter, bir yüklem, bir hedef ve bir de zaman-mekan olan, mümkün olduğunca açıklayıcı ve detaylı bir cümle yazın.

Küçük de bir ipucu vereyim; öyle bir cümle olsun ki sonuna “olaylar gelişir” eklediğinizde sırıtmasın.

Bir ilk cümle örneği:

“Yıllardır aradığı kitabın, İstanbul’un öbür ucunda, bir sahaf dükkanında bulunduğunu öğrenen genç kız, karın yolları kapattığı fırtınalı bir kış gününde o kitabı almak için yola çıkar.”

Ama bu cümle bize iyi bir örnek oluşturacak…

Bir ana karakterimiz var; genç kız

Bir hedefimiz var; yıllardır bulunamayan kitabı elde etmek

Bir mekan var: İstanbul

Bir zaman aralığı var: Fırtınalı bir kış günü

Bonus olarak, lezzet katıcı bir tansiyon yüklü bir atmosfer de var: Kar yüzünden yollar kapalı ve bu genç kız İstanbul’un bir ucundan öbürüne gitmek zorunda!

Bu kızın başına neler geleceğini şimdiden merak etmeye başladınız, değil mi? Onu bu kış gününde İstanbul yollarına salan her neyse, göğüslemesi gereken pek çok potansiyel zorluk var.

Hikayeyi anlatırken işinizi kolaylaştırmak için, siz de mümkün olduğunca çok fazla ihtimale, tehdide ve fırsata açık bir atmosfer belirlemeye çalışın.

Kendi cümlenizi buna benzer bir formda yazdıysanız, sizi tebrik etmeme izin verin: İlk hikayenizi tamamladınız!

Lütfen hikayenizi yorum olarak benimle de paylaşmayı ihmal etmeyin ve eğer size fayda sağladığını düşünüyorsanız bu yazıyı sevdiklerinizle paylaşın. Unutmayın, hayat hikayelerle güzel ve uzun ya da kısa, mutlu ya da hüzünlü, ne kadar çok hikayemiz olursa o kadar dolu dolu yaşamış oluruz.

Bir ödevle bitirelim: Bugüne kadar izlediğiniz filmlerde, okuduğunuz kitaplarda ya da oynadığınız oyunlardaki o ilk cümleyi keşfe çıkın. Emin olun, bu gözle baktığınızda okuduğunuz, izlediğiniz ya da tecrübe ettiğiniz her şey size yepyeni bir keyif verecek; yazarın gözüyle olaya bakmanın o müthiş heyecanını tadacaksınız.

Zaman yolculuğu çoktan keşfedildi, sadece biz henüz farkında değiliz

Zaman yolculuğunun müzik ile birlikte yıllar evvel icat edildiğine inanıyorum. Ben mesela ne zaman 2006 yılına gitmek istesem Vega‘dan bir şarkı çalıyorum. Serzenişte ya da İz Bırakanlar Unutulmaz… Ciner’de yeniyetme bir editör yamağına dönüşmem şarkının nakaratını bile beklemiyor. İçimi hayatımın geri kalanında yapmak istediği mesleği keşfetmiş genç bir delikanlı coşkusu kaplıyor.

Benzer şekilde lise yıllarıma dönmek istediğimde, o dönem dinlediğim İbrahim Tatlıses‘ten açıyorum Yaşamak Bu Değil veya Yalnızım… Elimde sigara, iğrenç yeşili okul cektimle köşe başında aslında olmayan dertlerimin içinde boğuluyorum. Hiçkimse beni anlamıyor. Kızlar bana bakmıyor çünkü çok tipsizim. Özgüvenim sıfır ve hayatım boyu mutlu olamayacağım.

Ne zaman Pinhani çalsa, onlarla tanıştığım, Merve ile henüz tanışmadığım bir yıla 2009’a gidiyorum. Çok fazla arkadaşım var ama hiç dostum yok. Benim için elini taşın altına koyabilecek, rahatını bozacak kimsem yok. Otuzuma, yirmi ile neredeyse aynı mesafedeyim artık. Hayalini kurduğum hiçbir şeyi gerçeğe taşıyamadım. Bu yüzden çok mutsuzum.

Allah’ım çok mutsuzum. Geleceğe yönelik hiçbir beklentim kalmadı artık.

Sıla. “Kafa nereye biz oraya!”

Merve ile balayı yolundayız, yıl 2014 istikamet Muğla. Mayıs sıcağında saatlerce yol alıyoruz. Biricik dostumuz Didem’i göreceğiz. Hayatımın en güzel iş tekliflerinden birini Hakkı’dan yeni almışım. O bile “iki hafta dinlen kafanı rahatlat sonra bakalım” demiş. Çalışmaya başlayalı 8 yıl olmuş ve ben ilk defa gerçekten işe dair hiçbir şey düşünmeden tam iki hafta sürecek bir tatile çıkabiliyorum (Soma madeni içimizi yakıyor tabii, tatili kısa kesip geri dönüyoruz ama bu başka bir günün hikayesi).

Mustafa Sandal “Tesir Altında” diyor. Sabah içtimasından sonra Ali Çavuş ile arazi olup, soluğu kantinde almışız. Çarşıdan aldığım kahveye yine çarşıdan aldığım sütü ekleyip subayların bile fırsat bulamadığı keyfi yapıyoruz. Birazdan masa tenisinde kozlarımızı paylaşacağız.

Sezen Aksu‘dan Tutuklu başlıyor. Derya ile üniversite koridorlarını arşınlayıp, kahvenin çayın dibine vurduğumuz 2008’e gitmek üzereyim. Ama metrodaki anons “Gayrettepe” deyince bugüne dönmem gerektiğini fark ediyorum. Zaten 25 dakika için yeteri kadar ol kat ettim kendi ömrümde.

AKK Belasından Nasıl Kurtuldum?

Nihayet adil kullanım kotası saçmalığından kurtuldum, bu bana küçük bir servete malolsa da…

Türkiye’ye genişbant internet geldiğinde saniyede 256 Kbit hıza ulaşmak o dönemde TEM otoyolundan geçmek gibiydi. Tüm ihtiyaçlarınıza yanıt almanız mümkündü. Zamanla internet bağlantı hızları arttı ve bir zamanlar hayalden öte olan 16 Mbit/s gibi hızlar bizi anca keser oldu. Tabii bu kadar hızlı bir şekilde veri akışı olunca, servis sağlayıcılar taksimetreye bir baktı, “N’oluyoruz lan?!” diye haykırıp Adil Kullanım Kotası adı altında bir sınırlama getirdi. Çünkü milyonlarca kullanıcının aynı anda 16 Mbit/s hızı sömürmesine olanak tanıyacak altyapı o gün Türkiye’de yoktu… Okumaya devam et “AKK Belasından Nasıl Kurtuldum?”

5 Dakikada Fotoğrafçılık Tarihi

Konu fotoğrafçılık olunca amatörün bir altındaki kademede yer alıyorum. Ne var ki internet çağında yaşıyoruz. Artık herhangi bir konuyu bilmemek diye bir durum söz konusu bile değil. Teknoloji editöründen otomobil uzmanı, yazılımcıdan müzik dehası oluyorsa, benden de pekala çılgın bir fotoğrafçı çıkabilir. Okumaya devam et “5 Dakikada Fotoğrafçılık Tarihi”

Bizim Büyük Sevgisizliğimiz

Üye olmayan neden giremez?

Aralık ayının son günlerini, Emre ile birlikte Üsküdar’da kuryelik yaparak geçirdik. Üsküdar Belediyesi’nin yeni basılan kültür sanat broşürlerini, ilçedeki derneklere dağıttık. Geçen yılın son günlerini hatırlayanlar, ne kadar soğuk ve karlı olduklarını da anımsayacaktır. İşte biz o günlerde bir elde broşür balyası, diğer elde dernek listesi, bir Renault Clio’nun arka koltuğunda Üsküdar’ı turluyorduk.

Okumaya devam et “Bizim Büyük Sevgisizliğimiz”

Türkiye’de Yayıncılık Kalitesi Neden Düştü?

Ben yayıncılık işinde çok eski sayılmam, ama en yeni nesli gördükçe kendimi 8 yıllık kesintisiz eğitimin hemen öncesinde 5+3 okuyan şanslı nesil gibi hissediyorum (Gerçi aramızda kalsın, zaten öyleyim).

Bizden sonra gelenlerde, özellikle bu sektöre 2010 ve sonrasında girenlerde haber, makale ve genel anlamda içerik oluşturma anlamında ciddi bir kalite eksikliği olmasının, dış kaynaklardan alınan haberlerde, nitelik anlamında kaynak içeriğe yaklaşılamamasının çok önemli bir sebebi var.

İzin verin açıklayayım:

Basılı teknoloji dergisi yayıncılığı alanında rekabet ve sürdürülebilirlik, 2009–2010 gibi bitti. Bu dönemden önce editörlük, yazarlık… adına ne derseniz deyin, bizim alanımızda (teknoloji) işe başlayanlar ilk deneyimlerini çoğunlukla bir dergide yaşadı. Hatta 2008 öncesinde çalışanlarına yazı yazmaları için para ödeyebilen doğru düzgün bir internet sitesi yoktu bile. NTVMSNBC’nin internet yayıncılığının kralı olduğu zamanları hatırlayın.

Matbu bir dergide yazmak için inceleme yazmaları, makale hazırlamaları, dosya konuları için araştırma yapmaları gerekti ve o dönemde yabancı kaynaklar (Google) bile şimdiki kadar zengin değildi. Üstelik basılı yayıncılığın “güncellenememe” sorunu aslında gerçek bir fırsatı doğuruyordu: Hata yapma lüksümüz yoktu, yazdığımız her yazı geri döndürülemez biçimde okura ulaşacaktı ve derginin kapağında genelde (en ufak hatada k.çımıza tekmeyi basabilecek) büyük bir yayın grubunun logosu bulunuyordu. Haberler bölümü, bir derginin en fazla 5–10 sayfasını kapsıyordu. Geri kalan her şey makaleydi, incelemeydi, dosya konusuydu ya da araştırma yazısıydı.

Okumaya devam et “Türkiye’de Yayıncılık Kalitesi Neden Düştü?”

Zafer Abi ve Oğlu

Doksanlı yılları çocuk olarak geçirdiğinizde, sahip olabileceğiniz dünya görüşü ancak bir oyun havuzunu dolduracak kadar büyük olabiliyor. İçinde Apabos’lar, bir kolu eksik, bit pazarından hiç pahasına alınmış Action Man’ler, zengin akraba çocuklarının oynayıp sıkıldığı kılıçlar, ışıklı spor ayakkabılar ve futbolcu kartları dolu bir havuz…

Ben de ahlaksızlığı, en alta numarasını bildiğin futbolcu kartını koyup, arkadaşının elindeki kartları küçük el oyunlarıyla “kökme” ile öğrenmiş küçük bir çocuktum 10 seneden uzunca bir süre. Hayatında hiç Ctrl-F görmemiş bir çocuk ne biliyorsa o kadarını biliyordum işte. Batıda top sahasından, doğuda Colin’s fabrikasına uzanan topraklarım belki bir Westeros değildi, ancak hiç şüphesiz benim de ihtiraslarım, kıskançlıklarım ve türlü çakallıklarım vardı. Kıskançlıklarımın temelinde ise istediği her şeye anında kavuşan, bu yüzden kantarın topuzunu bir hayli kaçıran kuzenim yoktu. O zamanlar baba kavramını reklamlardan öğrenen bir çocuk olarak, babasıyla her hafta sonu neşeyle araba yıkayan komşumuzun oğlu da yoktu. Yemin ediyorum, PlayStation’a benden çok daha erken kavuşan ve her türlü video oyununda benden çok daha yetenekli olan Cenk’i bile kıskanmıyordum, en azından onun kadar. O, çocukluğu yoksunlukla hatırlamama neden olan hergele, adını bile bilmediğim ama her akşam “ulan bir gün ben de öyle olucam” diye dua etmemin sebebi, Zafer abinin oğluydu.

Tabii sanıyorum öncesinde biraz Zafer abiden bahsetmem gerek. Çocukluğu Avcılar-Parseller taraflarında geçmiş, orta direk veya daha gariban her çocuğun hem yarabandı, hem yarası Zafer Abi. Kısa boylu, göbekli, ince bıyıklı, mağdur suratlı, tuzluk gibi bir adamdı. Alçakgönüllü bir insan olduğu için Parseller Camii’nin hemen yanında neredeyse ezelden beri var olan (ve ne hikmetse hala işleyen) dükkanına Zafer Oyuncak adını vermişti. Tahminim o ki, bunu yaparken çok fazla düşünmemiştir. Zafer abinin asabiyet, yalan söylemek, hak yemek gibi birçok huyu vardı ama düşünmek pek de başarılı olduğu bir alan değildi. Ne zaman düşünüp bir karara varsa, karşı taraf için bu düşünmeden alacağı karardan daha büyük bir kazık demek olurdu.

Zafer abi benim için iki defa düşündü. İlkinde babamdan habersiz aldığım atari kaseti bozuk çıkınca “baban gelsin değiştireyim” demişti. İkincisini hatırlamak bile istemiyorum. Biz, mahallenin Zafer Oyuncak’a esir çocukları için umut her zaman Zafer abinin düşünmeden karar vermesindeydi.

Doksanlı yıllarda varoş mahallelerin iyi durumdaki çocukları için hayat Nintendo Entertainment System’in kötü çakmaları olan “8 bit” atarilerden ibaretti. Futbol topu, uzaktan kumandalı araba ve 8 bit atari. Bir çocuğun mutluluğu bu süper basit üç şeyle rahatça ölçülebilirdi. Ancak ilk ikisi tek seferlik alışverişler olsa da, sonuncusundan aldığınız keyfin bitmemesi için sürekli ek masrafa girmeniz gerekiyordu. Atari adeta satılmıyor, as-a-Service bir hizmet olarak sunuluyordu. Bu yüzden 2012 yılında ilk arabamı aldığımda yaşadığım hissiyat çok tanıdık gelecekti. Çok sonra anladım ki bu dünya, varlık sebebi tamamen erkeklere para harcatmak olan şeylerle dolu. Bu atari denen zıkkımda Super Mario keyfi bir yere kadar sürüyordu. İlk beş dakikasını izleyip “devamı için ödeme yapın” diyen o zalım filmler gibi atari oyunları da çabucak bitiveriyordu. Daha fazlası için para harcayıp yenisini satın almanız gerekiyordu. Ancak o dönem “kaset” dediğimiz oyun diskleri pahalıydı, en azından bir çocuk için. Üstelik benim gibi atariyi babadan gizli alt kattaki anneannede saklıyorsanız, her yeni kaset ustaca saklanması gereken yeni bir eşya demekti. İşte bu açmaza çözüm getirecek yöntem, kaset takası şeklinde zuhur etmişti. Sahip olduğunuz kasedi Zafer Oyuncak’a getirip, üstüne bir miktar para verdiğinizde seçeceğiniz yeni bir kaset ile eve dönmek mümkündü. İdeal halde herkes için kazanç olan bu sistem, Zafer abinin bizi söğüşlenecek birer hıyar olarak görmesi sonucu “Zafer her zaman kazanır” sistemine dönüşmüştü. Zafer abi zar atmazdı. Zamanla kaset beğenmemeye, “onun orası yırtık”, “bunu takınca çalıştırmıyor” gibi bahanelerle kaset takas sisteminin tek kazananı olmaya oynuyordu. Sadece en çok aranan oyunları kabul ediyor, karşılığında üç yıl önce bitirdiğimiz oyunlardan oluşan dar bir kütüphaneden seçim yapma imkanı tanıyordu. The Witcher 3 ve biraz para verip karşılığında PES 2014 aldığınızı düşünün. Bu tavır çok tepki alınca, hayatımıza tiering sistemini soktu Zafer abi. Bu sefer her oyuna bir değer biçti ve iki farklı tier arasında takas olduğunda aradaki ücreti nakit aldı. Zaten o dönemde kredi kartı bizim için dünya barışı gibi farazi bir terimdi. Büyüklerin dünyasıydı. Bizim için harçlık-nakit, veresiye-taksit, taso da döviz demekti.

Zafer abinin puştlukları anlatmakla bitmez. Biz oğluna geçelim. Bu kadar uzatınca çok enteresan bir çocuktan, mahallenin yüzakı olmuş, büyünce Parseller’i kalkındıracak planlara imza atmış, Firüzköyspor’u Süper Lig’e taşımış birinden bahsedeceğimi sanmayın. Babasının bıyıksızı, kara kuru, sümüklü veledin tekiydi. Babasına o kadar çok benziyordu ki, eğer onun da adı Zafer değilse bu sadece Zafer abinin yüce gönüllülüğü yüzündendir. Adını bilmediğim bu hırboyu çocukluğumdan beri Zafer abinin oğlu diye çağırırım, şimdi de değiştirmek için gerekçe görmüyorum.

Size yoksunluktan söz ettiğimde, bunun içinde bir fakirlik yer almıyordu. Dediğim gibi vasatın üstünde bir ekonomimiz vardı. Çocukluğumu yoksun kılan şey, babamın ipe sapa gelmez yasaklarıydı. Uzaktan yakından eğlenceyi çağrıştıran her şey yasaktı bana. Televizyon izlerken bile biraz fazla gülsem, babamın kaşları çatılırdı. Eğlenmek, kardeşlerim dünyaya gelene kadar, bizim evimizde bir tabuydu. Zafer abinin suratsız oğlu ise benim hayalini bile kuramadığım bir dünyada yaşıyordu. Ne zaman Zafer Oyuncak’tan içeri girsek, bu hıyar ya atarinin başında yeni oyunları dener, ya uzaktan kumandalı arabayı müşteriye gösterir ya da yeni gelen mantar tabancaları rafa dizerdi. Bizim birkaç dakika fazla durmak için Zafer abiyi lafa tutmaya, Barbie bebek fiyatı sormaya bile yeltendiğimiz mekanda onun hayatı geçiyordu. John Rambo’nun tam tersi bir hayat yaşıyordu çocuk: Bizim ‘cennet’ dediğimiz yere o ‘evim’ diyordu. Ama samimiyetimle söylüyorum, Zafer abinin oğluna özenme sebebim yaşadığı düzen değildi. Çocukluk yıllarımın en büyük kıskançlığı, o çocuğun yaptığı işti.

Metrobüsün olmadığı, kapıdan dışarı sarkacak kadar yolcu almanın serbest olduğu, klimanın hiçbir toplu taşıma aracında kullanılmadığı bir İstanbul hayal edin. Hayır, Ak Parti virali yapmıyorum. Doksanlı yıllarda durum bu şekildeydi. Bu ahval ve şerait içinde benim birinci vazifem çoğu zaman asla bulunamayacak bir matkap parçasını, bir dekupaj ucunu ya da bir reçineli zımba telini bulmak için Karaköy’deki nalburları gün boyu gezip dolaşmaktı. Babamın bana uygun gördüğü uğraş buydu. Okul döneminde yatılı okuduğum için sadece yazları evde kalabiliyordum. Ancak yazın büyük çoğunluğunu evdeki tadilat işlerine yardım ederek geçiriyordum. Bir yaz tavana lambri döşedik, sonraki yaz yere parke kapladık, ertesi sene ısıtma tesisatını yeniledik. Çocukluğum boyunca derdi çilesi bitmedi bacasını söktüğümün evinin…

Kısacası, çocukluğum nefret ettiğim işleri yaparak geçti. Yelpazenin diğer ucunda ise Zafer abinin oğlu vardı. Zafer abi, yeni nesil eğlence cihazları çıkıp, 8-bit atarinin pabucu dama atılır gibi olunca, yeni bir sistem geliştirmişti. Artık “önce dene, sonra satın al” sistemi vardı. Atari kasetlerinin ön yüzündeki nefes kesen ejderhalı, silahlı, uçaklı görsellerin oyunu çalıştırınca birkaç piksellik hoplamalı zıplamalı dandik görüntülere dönüştüğüne uyanan çocuklar, satın almadan önce denemek istiyordu. Zafer abi de hem kaset değiştireceklere, hem de yeni kaset alacaklara oyunu kendi dükkanındaki sistemde açıp, tam 2 dakika deneme şansı veriyordu. Ancak oyunun tanıtım işini sümüklü oğluna devretmişti.

Zafer Jr. dükkandaki tüm oyunları denemiş ve birkaç defa bitirmiş olmanın verdiği doygunlukla satın alınmak istenen oyun kasedini 8 bit atariye takardı. Biz oyunun açılış ekranına hayran hayran bakarken, eleman küçümseyen bir ses tonuyla anlatmaya başlardı: “Bunda samuray kediler var üç tane, süper gücü dolunca robot oluyorlar. Çizgi filmi de var bunun, Kanal 6’da oynuyor.” Herifçioğlu bir de ön bilgi veriyordu.

Bütün gün oyuncakçıda vakit geçirdiği için, bir çocuğun ilgi duyabileceği her şeyi biliyordu hırbo. Zafer abinin oğlu henüz 10-12 yaşındayken canlı canlı oyun incelemesi yapıyordu. Tsubasa’yı açınca Japonca şifreleri girip, direkt Taçibana kardeşlerin olduğu maçtan başlıyordu. Mortal Kombat’ta gizli adam çıkarıyordu. Taş Devri’nde can kaybetmeden oyun bitiriyordu. Olmak istediğim ne varsa hepsinin ete kemiğe bürünmüş, daha tipsiz haliydi adeta. Ben ise tahta zımparalıyordum, iki kat pinoteks atıp sonra da vernikliyordum. Onlar kururken bilmemkaç vesaitle Karaköy’e gidip ayaklarıma kara sular inene kadar aslında olmayan şeyleri bulmak için nalbur nalbur geziyordum. Bir gün Zafer abinin oğlunun yaptığı işi yapma hayali, akşamları balkonun korkuluklarına oturduğumda kendimi aşağı bırakmama engel olan yegane şeydi. “Bir gün mutlaka” diyordum, “bir gün mutlaka ben de bu kadar eğlenceli bir iş yapacağım.”

Hayallerime ulaşmam temiz bir on yıl sürdü. Takvimler 2006’yı gösteriyordu. Mehmet Ali Erbil cüce konuğun donunu henüz indirmişti. Ferhat Güzel, Spider-Man kostümüyle hafızalara yeni kazınmıştı. Binbir Gece ortalığı kasıp kavururken, ben Acemi Cadı’ya bambaşka bir gözle bakmaya başlamışken Electronic Gaming Monthly adıyla Türkiye’ye gelen oyun dergisinde işe başladım. “Çocukluğunu yaşayamayan bir erkek ölene dek çocuk kalır.” 21 yaşında oyun oynayıp inceleme yazarak, herkesin merakla beklediği oyunların ön incelemelerini Türkçe’ye çevirerek adım attım iş dünyasına. Sonraları çok başka şeyler yazdım, çok daha geniş bir kitleye ulaştım ama hiçbiri o satmayan dergiyi hazırlarken geçirdiğim iki yılın tadını vermedi. Çünkü artık ben de tüm erkek çocuklarının özeneceği bir işi yapıyordum. Ben de istediğimden daha fazla oyun oynuyordum, yeni bir oyun almak isteyen herkes önce bana soruyordu. En önemlisi, annem ve babam oyun oynadığımı gördüklerinde kızmıyor, aksine “oğlan çalışıyor, rahatsız etmeyelim” diyorlardı.

Ben de Zafer abinin oğlu olmuştum.